144 - Kitap - Hilâfet Devleti Anayasa Tasarısı veya Esbab-ı Mucibesi - Dış Siyaset - Madde 181
- Kategori Bir Kitap
- |
İşgal Altındaki Keşmir'de İhlal Edilen Kutsallıklar: Kurtuluş İçin Muhlis Subaylara Bir Nida
Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur: وَمَا لَكُمْ لَا تُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَالْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاءِ وَالْوِلْدَانِ الَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا أَخْرِجْنَا مِنْ هَذِهِ الْقَرْيَةِ الظَّالِمِ أَهْلُهَا وَاجْعَلْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ وَلِيّاً وَاجْعَلْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ نَصِيراً “Size ne oldu da Allah yolunda ve "Rabbimiz! Bizi, halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!" diyen zavallı erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz!” [Nisa 75]
23 Şubat 1991'de, çok soğuk bir kış gecesinde, Hint işgal güçleri, özellikle de 4. Rajputana Piyade Taburu, Müslüman kadınların, yani annelerin, kızların, büyükannelerin, genç ve yaşlı kadınların namuslarını sistematik olarak ihlal etmişlerdir. Zira korkak Hindu devlet güçleri, işgal altındaki Keşmir'in Kupwara bölgesindeki Kunan ve Pushpora köylerini kuşatmış ve erkekleri ayırarak onları soğuk bir gecede evlerinden uzak tarlalara götürmüşlerdi. Sonra bu sarhoş işgalci askerler, cezasız bir şekilde evlere baskınlar düzenleyip hamile kadınlar da dahil olmak üzere 13 yaşındaki kızlardan 80'li yaşlarındaki kadınlara kadar kadınlara tecavüz edip erkeklere de işkence etmişlerdir. Bu, Müslümanların kutsallıklarını ihlal eden ve o kadar vahşi bir suçtu ki, sınırın birkaç kilometre ötesinde bulunan orduların derhal harekete geçmesine neden olması gerekirdi ancak onlar harekete geçmemiş ve bu ihanet henüz sona ermemiştir.
O karanlık geceden bu yana otuz beş yıl geçti ama hiçbir şey değişmedi; işte bu yaralar sadece geçmişin izleri değildir; aksine Filistin'den Keşmir'e kadar defalarca tekrarlanan ihanetlerin canlı tanıklarıdır.
Müslümanların onurunun kırmızı çizgi olması gerekirdi ancak ne yazık ki Pakistan'ın Ruveybida yöneticileri ve ordu komutanları Hindu devletine karşı güçlerini seferber etmediler, aksine mevcut jeopolitik durumu korumak için sadece krizi izleyip onu yönetmekle yetindiler. Nitekim meydana gelen bu korkunçluk, sadece kısır diplomatik tartışma noktasına kadar indirgenmiştir. Bu iğrenç suçun ardından Hindu devletiyle olan ilişkileri, utanç verici kayıtlara kazınmış bir ihanet olmuştur.
Kunan ve Pushpora'nın çığlıklarından sadece bir ay sonra ve kurbanlar hala sessiz kalmaları için tehditlere maruz kalırlarken, Pakistan'ın yöneticileri 1990'dan sonra Amerika'nın etkisiyle güven inşa edici önlemlere devam etmişlerdir. Zira 4-7 Nisan 1991 tarihleri arasında Pakistan Dışişleri Bakanı, üst düzey ikili diyaloğu sürdürmek üzere Yeni Delhi'ye gelmiştir. Dolayısıyla 6 Nisan 1991'den bu yana İslamabad liderliği, en üst teslimiyet göstergeleri olarak, Yeni Delhi ile “Askeri Tatbikatlar, Manevralar ve Asker Hareketleri Hakkında Ön Bildirim Anlaşmas”nı imzalamıştır. Oysa Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الْكَافِرِينَ أَوْلِيَاءَ مِنْ دُونِ الْمُؤْمِنِينَ أَتُرِيدُونَ أَنْ تَجْعَلُوا لِلَّهِ عَلَيْكُمْ سُلْطَاناً مُبِيناً “Ey iman edenler! Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin; (bunu yaparak) Allah’a, aleyhinizde apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?” [Nisa 144]
“Vaa Mutasımah!” Amuriye'de esir tutulan Müslüman bir kadının tek bir çığlığı, Hilafetin başkentini sarsmak için yeterli olmuş ve Halife Mutasım Billah, diplomatik bir heyet göndererek, sınır antlaşması imzalayarak veya ateşkes ilan ederek yanıt vermemiş, aksine Amuriye'nin surlarını yıkmak ve orayı fethetmek için tüm orduyu seferber ederek ve orduya bizzat kendisi komuta ederek cevap vermiştir; zira o, Hilafetin ümmetin kalkanı olduğunu ve tek bir Müslümanın onurunun dünyadaki tüm diplomatik nezaketlerden daha üstün olduğunu anlamıştı.
Ey Pakistan ordusu içindeki muhlis subaylar:Mevcut liderliğinizden önce gelen ve geçici diplomatik çıkarlar ve sömürgeci efendilerinin gülümsemeleri karşılığında Müslümanların onurunu hiçe sayan askeri liderler, merhametsizce derin bir uçuruma atıldılar. Kışlalardaki kuvvetler, tanklar ve uçaklar, Kunan Pushpora'nın çığlıklarına cevap vermek ve işgalci güçleri yerle bir etmek için devasa maddi güce sahiplerdir ancak onlar bu dünyada korkaklık yolunu seçtiler. Onlar şunu bilsinler ki Allah Subhanehu ve Teala'nın huzuruna, göğüslerindeki süslü şeref madalyalarıyla değil, mazlumların ağır çığlıklarının ağırlığı altında kırılmış belleriyle çıkacaklardır.
Ne yazık ki bu ihanet, 1991 yılının karanlık günleriyle sınırlı değildir, aksine devam eden teslimiyetlerin boğucu bir silsilesidir. Müşerref'in yıkıcı tavizlerinden Bajwa'nın kasıtlı teslimiyetine kadar, şehitlerin kanları ve Müslümanların onuruyla ucuz bir para gibi muamele edilmiştir. Nitekim bunlar o zaman da takas edilmişti, şimdi de 2025 yılının Mayıs ayında ateşkes ilan edip tüm Keşmir'i kurtarma fırsatını kaçıran Asim Munir'in liderliği altında gözlerinizin önünde takas edilmektedir.
Ey ümmetin muhlis subayları: Güç sahibi olduğunuz halde korumanız hani nerede? Bizler rahmet kapılarının açıldığı ve müminlerin kalplerinin yumuşadığı mübarek Ramazan ayındayız; peki sizler Rabbinizin huzurunda nasıl duracaksınız? Yapay ulusal sınırların ötesinde, Filistin'den Keşmir'e kadar ümmet kan ağlayıp ordulardan yardım isterken, nasıl sakin bir şekilde teravih namazlarında saf tutup huzur içinde secde edebiliyorsunuz? Sizler, müstahkem kamplarda nimetlerle dolup taşan sofralarda orucunuzu açarken, bu ümmetin anneleri ve kızları ise işgalin acı tadı sayesinde hüznün gözyaşlarıyla oruçlarını açıyorlar! İslam'ın mukaddesatları ihlal edilirken kılıçlarınız kınlarında kalmaya devam ederse, o zaman namazlarınız rahiplik ritüellerinden ibaret olacaktır. Dahası mazlumların çığlıklarının, sizin içi boş kınamalarınıza değil, botlarınızın gümbürtüsüne ve motorlarınızın kükremesine ihtiyacı vardır. Ancak sizler, Aliyy ve Cabbar olanın gazabından daha çok Washington'un yaptırımlarından korkarak yerinizde otuyorsunuz; oysa ümmetin gözyaşları sizin aleyhinize şahitlik etmekte olup sizlere, kardeşlerini ve bacılarını kurtların insafına terk edenlerin Ramazan'ın gerçek huzurunu asla tadamayacaklarını hatırlatmaktadır.
Kunan ve Pushpora suçu münferit bir olay değildir, aksine ulusalcı devletlere bölünmüş ve Allah'ın şeriatından başkasıyla yönetilen bir ümmetin, Arap diktatörlerinin işkence zindanlarından Hint ve Siyonist işgal güçlerinin tecavüz odalarına kadar tekrar tekrar yaşadığı bir trajedidir; bunun ise tek bir temel nedeni vardır ki o da; Hilafetin yokluğudur.
Allah'ın vacip kıldığı nihai çözüm, Nübüvvet Minhacı üzere Hilafetin kurulmasıdır; zira sömürgeci ulus devlet mefhumu terk edecek, orduları tek bir sancak altında toplayacak ve mazlumların çığlıklarına teslimiyet antlaşmalarıyla değil, yeryüzünü “Allahu Ekber” haykırışlarıyla sarsacak kurtuluş çığlıklarıyla cevap verecek olan Hilafettir.
Ey muhlis subaylar: Allah Subhanehu ve Teala'dan sizlere, sömürgeci ulusal sınırların ötesini görmeniz için basiret vermesini ve sizleri, Sa'd ibn Muaz Radıyallahu Anh ve bu ümmetin asil Ensarı gibi kılmasını diliyoruz; zira onlar dine yardım ederken Kureyş'in cezalarını veya jeopolitik riskleri hesaba katmadılar, aksine İslam'ın otoritesini tesis etmek için canlarını, kılıçlarını ve hayatlarını feda ettiler; o halde ajan yöneticilerin zincirlerini kırın, bu asrın Ensarları olun ve ümmetin kurtuluşu şerefine dünyanın geçici rütbelerini terk edin. Zira Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur: إِنَّ اللهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُم بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللهِ فَيَقْتُلُونَ وَيُقْتَلُونَ وَعْداً عَلَيْهِ حَقّاً فِي التَّوْرَاةِ وَالْإِنجِيلِ وَالْقُرْآنِ وَمَنْ أَوْفَى بِعَهْدِهِ مِنَ اللهِ فَاسْتَبْشِرُوا بِبَيْعِكُمُ الَّذِي بَايَعْتُم بِهِ وَذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ “Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. (Bu), Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da Allah üzerine hak bir vaattir. Allah'tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır! O halde O'nunla yapmış olduğunuz bu alışverişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır.” [Tevbe 111]
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Abdullah – İşgal Altındaki Keşmir
Haber-Yorum
Amerika ve Yahudi Varlığının Aymazlığı, Müslümanların Zayıflığı Nedeniyledir
Haber:
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ülkesinin Afganistan'ı haksız yere gözaltı uygulayan ülkeler listesine resmen eklediğini açıkladı. Rubio açıklamada şunları söyledi: "Taliban hareketi terör yöntemlerini kullanmaya devam ediyor; insanları fidye veya siyasi tavizler elde etmek amacıyla kaçırıyorlar. Bu iğrenç yöntemlere son verilmelidir." Ve şöyle ekledi: “Afganistan'a seyahat etmek artık Amerikalılar için güvenli değildir; çünkü Taliban hareketi, vatandaşlarımızı ve diğer yabancı uyrukluları hâlâ hukuka aykırı bir şekilde gözaltında tutmaya devam ediyor.”
Diğer yandan Afganistan hükümeti, ABD'nin kararını üzücü olarak nitelendirerek, siyasi çıkarlar elde etmek veya anlaşmalar yapmak amacıyla hiçbir yabancı uyruklu kişinin gözaltına alınmadığını vurguladı. (Ajanslar)
Yorum:
Amerika artık zayıf ülkeleri işgal etmek, onları kendi iradesine boyun eğdirmek ve zenginliklerini yağmalamak için bir gerekçeye ihtiyaç duymuyor; zira uyuşturucu kaçakçılığı bahanesiyle Venezuela cumhurbaşkanını ve eşini evlerinden kaçırdı ve bu günlerde de, İran'ın nükleer programı bahanesiyle Yahudi varlığıyla birlikte İran'a karşı savaş açmıştır. Oysa İran, nükleer silah üretmek istemediğini ve programının barışçıl amaçlara yönelik olduğunu teyit etmişti. Aynı şekilde Amerika'nın iki yıllık savaş, soykırım ve binlerce çocuk, erkek ve kadının şehit düşmesinden ve okullar, camiler ve hastanelerden oluşan altyapının tahrip edilmesinden sonra Birleşmiş Milletler mekanizmalarından uzak bir şekilde Gazze'de sözde Barış Kurulu'nu kurması ve aynı şekilde onlarca uluslararası örgütten çekilmesi, Amerika'nın artık uluslararası hukuka, Birleşmiş Milletler'e ve Güvenlik Konseyi'ne önem vermediğini ve kendi gücüne ve Allah'ın kendisine verdiği mühlete aldandığını göstermektedir. Tıpkı Allahu Teala’nın Ad kavminin kıssası hakkında şöyle buyurduğu gibi: فَأَمَّا عَادٌ فَاسْتَكْبَرُوا فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَقَالُوا مَنْ أَشَدُّ مِنَّا قُوَّةً أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّ اللَّهَ الَّذِي خَلَقَهُمْ هُوَ أَشَدُّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَكَانُوا بِآيَاتِنَا يَجْحَدُونَ “Anılan Âd kavmi, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve “Bizden daha güçlü kim var?” dediler. Onları yaratan Allah’ın kendilerinden daha güçlü olduğunu düşünmezler miydi? Onlar, ayetlerimizi de inatla inkâr ediyorlardı.” [Fussilet 15] Peki cezası: إِنَّا أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِيحاً صَرْصَراً فِي يَوْمِ نَحْسٍ مُّسْتَمِرٍّ “Onların üzerine uğursuzluğu devamlı olan bir günde gürültülü, dondurucu şiddetli bir kasırga gönderdik.” [Kamer 19]
Bu nedenle yeryüzünün doğusu ve batısındaki tüm Müslümanların, izzetlerinin kaynağı olan Allah’ın Kitabı ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in sünnetine geri dönmeleri ve Müslümanları tek bir sancak altında birleştirecek, ülkeleri arasındaki yapay sınırları ortadan kaldıracak, Filistin, Doğu Türkistan, Burma, Keşmir, Kıbrıs ve diğerleri gibi işgal altındaki toprakları kurtaracak, İslam'ı davet ve cihad yoluyla tüm dünya halklarına taşıyacak ve Amerika ile Yahudi varlığının kibrine son verecek olan Nübüvvet Minhacı üzere Hilafet Devleti'ni kurarak İslami hayatı yeniden başlatmak için Hizb-ut Tahrir ile birlikte çalışmaları vaciptir.
Ayrıca Müslüman ordulara da şu çağrıda bulunuyoruz; bu mübarek davaya yardım edin ve Allah’ın Ensarları olun; zira hem dünyada hem de ahirette en karlı ticaret budur. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا هَلْ أَدُلُّكُمْ عَلَى تِجَارَةٍ تُنجِيكُم مِّنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ * تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَتُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ بِأَمْوَالِكُمْ وَأَنفُسِكُمْ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ “Ey iman edenler! Sizi elim bir azaptan kurtaracak ticareti haber vereyim mi? Allah’a ve Rasulü’ne inanır, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.” [Saff 10-11]
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdullah Abdulhamid – Irak
Haber-Yorum
180 Bin Namaz Kılan Kişiden Sıfıra!
Haber:
Yahudi varlığı, kendisinin ve Amerika'nın İran'a karşı yürüttüğü savaşla bağlantılı güvenlik koşullarını bahane göstererek, ardı ardına on yedi gün boyunca Mescid-i Aksa'yı kapatmaya ve namaz kılanların oraya ulaşmasını engellemeye devam ediyor.
Arap ülkeleri, sert dille bir bildiri yayınlayarak bu hukuka aykırı ve haksız uygulamayı kesin bir şekilde reddettiklerini ve şiddetle kınadıklarını vurgularken Yahudiler ise bölgede cereyan eden olayları bahane göstererek Mescid-i Aksa ve namaz kılanlara karşı kışkırtıcı uygulamalarına devam etmeyi meşrulaştırmaya çalışıyorlar.
Yorum:
Ey Müslümanlar: Kutsallarınız, sadece ülkelerinizde sömürgeci Batı'ya hizmet eden ve onun emirlerini yerine getiren bu rejimler ortadan kaldırıldığında özgürleşecektir. O halde Aksa'nız hakkında konuşmayı bırakmayın, onu unutup yüzüstü terk etmeyin; çünkü mübarek toprak Filistin’deki savaş hayati bir savaştır; zira oranın her bir parçası, masumlara karşı güç gösteri yapan zayıf ve zelil varlıklarının gerçeği herkes için açığa çıkmış olan gaspçı Yahudilerin eylemleri nedeniyle diğerinden kopuk bir hale gelmiştir.
Müslümanların genel olarak yaşadıkları karşısında değişim için çalışması gerekir; zira gerçek bir değişim, ancak bu rejimlerin ortadan kaldırılması ve İslami hayatın yeniden başlatılması şeklindeki sahih çözümün idrak edilmesiyle gerçekleşecektir. Bu nedenle ey Müslümanlar, hepinizi, Nübüvvet Minhacı üzere Hilafeti kurmak için Hizb-ut Tahrir içinde bizimle birlikte çalışmaya davet ediyoruz; zira izzetiniz ve güvenliğiniz sadece Hilafettedir. Her şeyden önce Hilafette Rabbinizin sizden razı olması vardır; ayrıca zafer Hilafet sayesinde gerçekleşebilir ve Hilafet sayesinde Yahudi varlığı ile ona yardım eli uzatan herkes ortadan kaldırılabilir.
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Rana Mustafa
Haber-Yorum
Trump ve Siyasi Akıl
Haber:
Financial Times gazetesi, Trump'ın şu sözlerini aktardı:
· NATO ittifakı, Hürmüz Boğazı’nın açılmasına yardım etmekte başarısız olursa son derece kötü bir gelecekle karşı karşıya kalacaktır.
· NATO’ya Ukrayna’da yardım etmek zorunda değildik, ama yaptık ve şimdi bize yardım eli uzatıp uzatmayacaklarını göreceğiz.
· Müttefiklerin mayın tarama gemileri göndermesi gerekiyor ve Avrupa bunlardan çok sayıda sahiptir.
· Hürmüz Boğazı’ndan yararlananların, onun güvenliğini ve emniyetini sağlamaya katkıda bulunması doğaldır.
(RT Arabic)
Yorum:
Siyasi ya da askeri bir karar, sadece alınan ve etkisi sona eren geçici bir önlem değildir; aksine devletin saygınlığı ve yöneticilerinin konumuyla yakından bağlantılı bir karardır. Bir yöneticide asıl olan, herhangi bir siyasi karar alırken, kendisini siyasi bir çıkmaza sokacak ve çıkış yolları aramaya ya da çözüm için yardım istemeye zorlayacak bir tepkiyle ya da aceleci bir tavırla hareket etmemesidir. Ayrıca karar, beklenmedik gelişmeler ve durumların dalgalanmaları üzerine yeterli inceleme yapılmadan ya da uygulanma gücüne sahip olmadan alınmaması gerekir.
Siyasi ve askerî karar son derece önemli bir karar olup iktidardaki kişinin ve maiyetinin siyasi zihniyetinin bir ürünüdür. Karar verme sürecinde asıl olan, gerçekliğin son derece doğru bir şekilde okunması, diğer tarafların tüm siyasi ve askeri tepkilerinin incelenmesi ve kararın uygulanmasının etkisinin veya başarısızlığının sonuçlarının değerlendirilmesidir. Bir yöneticinin düşüncesini, sadece kararın kendi seçim geleceği veya partisinin geleceği üzerindeki etkisiyle sınırlaması büyük bir felaket ve siyasi düşüncede bir çöküş sayılır; çünkü esas olan, kararın devletin bütün siyasi varlığı üzerindeki etkisini araştırmaktır.
El Cezire, "Düşüş Anındaki Amerikan Devi" başlıklı bir makalede şunlara işaret etmiştir: “Düşünürlerin tartışması, Batı'nın gücünün temel dayanağı olan Amerikan gücünün geleceği ve akıbeti ile bu gücün sönmesi ya da devam etmesi olasılıklarına kadar uzanmıştır; bu tartışma, gücün faktörleri ve kaynaklarının analizi ile gücün aşınma ve çöküş süreçlerine dayandırılmaktadır.”
Sorun sadece Trump'ın şahsında değil, aksine lider siyasetçiler yetiştirecek verimli zemini yitirmiş olan tüm Batı sistemindedir; öyle ki siyasi yeterlilikten yoksun olanlar bile bu sistemde iktidara gelmiştir. Bu sorunun temel nedeni, liderliğin kısır kalmasına yol açan siyasi ideolojinin yokluğudur.
Peki biz, Amerika'yı sadece bir devlet projesinden dünyaya hakim olan süper bir ülkeye dönüştüren ve o dönemde İngiltere ve Fransa gibi büyük güçlerle rekabet edip onları geride bırakmayı başaran kurucu ataların zamanının neresindeyiz? Bu söz, onlara yönelik bir övgü değil, aksine tarihe yönelik gerçekçi bir okumadır. Churchill gibi liderlerini kaybeden İngiltere nerede? De Gaulle’ü kaybeden Fransa nerede? Bismarck’ı kaybeden Almanya nerede? Artık bu ülkeler siyasi lider yetiştirmiyor; sahneyi ancak değersiz olarak nitelendirilebilecek kişiler işgal ediyor.
Bu görüş, Batılı düşünürler tarafından da doğrulanmıştır; zira önde gelen Amerikalı yazar Thomas Friedman, New York Times’ta yayınlanan bir makalesinde, Trump’ın ikinci döneminin (eğer gerçekleşirse) başarılı olamayacağı konusunda uyarıda bulunmuş ve bunu aşağıdaki noktalara dayandırmıştır:
1- Trump'ın politikaları tutarlılıktan yoksun olup kişisel zulüm ve intikam arzusuyla yönlendirilmektedir.
2- Çağdaş dünyada olayların gidişatına dair tutarlı bir vizyonun yokluğu.
Mevcut politikaların etkisi, Trump ya da onun zümresine indirgenmemesi gerekir ki bu, son derece yüzeysel bir yaklaşımdır; aksine bu politikaların devletin stratejik konumu üzerindeki etkisinin araştırılması gerekir. Günümüzde bu süper gücün, genel vizyonlar yerine dar çıkarları gözeten bir zihniyetle yönetiliyor olması, Amerikan gemisinin, pervasız bir politika ve büyüklük delilik ve saplantılı bir zihniyet nedeniyle tehlikeli bir yamaca doğru yöneldiğini ve kayalıkların arasında seyrettiğini göstermektedir.
Alfred McQuay, 2010 yılında yayınladığı bir öngörü makalesinde şöyle demiştir: “ABD'nin bir süper güç olarak çöküşü, herhangi bir kişinin tahmin ettiğinden çok daha hızlı gerçekleşebilir... 2025 yılına gelindiğinde her şey sona ermiş olabilir.”
Ardından Ocak 2024’e geri dönersek, dört yıl daha sürecek Trump diplomasisi (Önce Amerika) politikasının, ülkenin zaten zayıflayan küresel gücünden geriye kalanları da yok edeceğini vurgulamıştı.
Sonuç olarak: Sağlam ilkelerini kaybetmiş olan devletler, devletlerin aşamalarını kurucu nesil, ardından taklitçi nesil ve son olarak yıkıcı nesil şeklinde üç nesil boyunca geçen beş aşama olarak tanımlayan İbn Haldun’un (Allah rahmet eylesin) tanımını doğrulamaktadır. Dolayısıyla devletlerin de insanlar gibi doğal bir ömrü vardır ve görünen o ki Amerika bugün, Allah’ın izniyle yıkım aşamasını yaşamaktadır.
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Hasan Hamdan
Merkezi Medya Ofisi Kadın Kollarından
Hicri 1447 Yılı Mübarek Ramazan Bayramı Tebriği
Rana Mustafa
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Kadın Kolları Üyesi
Perşembe, 01 Şevval 1447 H - 19 Mart 2026 M
Basın Açıklaması
H. 1447 Yılı Şevvâl Hilalini Gözetleme Sonucunun Duyurusu ve Mübarek İyd’ul Fıtr Tebriki
Allahu Ekber, Allahu Ekber, La İlahe İllallahu Allahu Ekber ve Lillahi’l Hamd
Bismillahirrahmanirrahim. Salat ve selam Rasûlullah’a, onun Ali’ne, ashabına ve onu dost edinenler üzerine olsun.
Buhari’nin Sahihinde Muhammed ibn Ziyad yoluyla rivayet ettiğine göre «صُومُوا لِرُؤْيَتِهِ، وَأَفْطِرُوا لِرُؤْيَتِهِ، فَإِنْ غُبِيَ عَلَيْكُمْ فَعُدُّوا ثَلَاثِينَ» “Ben, Ebu Hurayra’yı şöyle derken işittim: Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: “Hilali görünce oruç tutun, hilali görünce iftar edin. Eğer hilal bulutlu bir günde görünmezse otuza tamamlayın.”
Bu mübarek Perşembe gecesi Şevval hilalinin gözetlenmesi sonucunda bazı İslam ülkelerinde hilalin şeran görüldüğü saptanmıştır. Buna göre yarın Perşembe günü İnşallah Şevval ayının ve mübarek İyd’ul Fıtr’ın ilk günü olacaktır.
Bu münasebetle şahsım, Hizb-ut Tahrir Merkezî Medya Ofisi Başkanı ve tüm çalışanları adına, Hizb-ut Tahrir Emiri Celil âlim Ata b. Halil Ebu Raşta’ya tebriklerimi sunuyor, Allah Subhânehu ve Teâlâ’dan kendisine nusret vermesini, onun elleriyle İslam’a ve Müslümanlara güç ve iktidar nasip etmesini ve en kısa zamanda ümmetin Müslümanların Halifesi olarak ona biat etmesini niyaz ediyorum.
Şüphesiz ki Hizb-ut Tahrir, Emiri ve dünyanın dört bir yanındaki erkek ve kadın gençleriyle Allah Subhânehu ve Teâlâ’dan, bu yılki İyd’ul Fıtr’ın İslam Ümmeti için bir müjde olmasını, Allah’ın İslam Ümmetine yeryüzünde istihlaf, temkin ve emniyet bahşetmiş olduğu bir halde bu yıl bayrama kavuşmasını niyaz etmektedir.
Bu yıl İyd’ul Fıtr, İslam beldelerinde hızla gelişen olayların ümmetin vicdanında derin izler bıraktığı, onu safsatalar ve kuruntulardan kurtaracak ibretler ve dersler verdiği bir zamana denk gelmektedir. Sömürgeci kâfir Batı’dan yardım dilemenin, onun rızasını kazanmak veya eziyetinden korunmak bahanesiyle çıkarlarına hizmet etmenin; sahibine dünya ve ahiret zilletinden başka bir şey kazandırmayan zararlı bir ticaret olduğu İslam Ümmeti için artık ayan beyan ortadadır.
Müslüman ülkelerin yöneticileri, Amerika’nın güya korumasını satın almak bahanesiyle İslam Ümmetinin milyarlarca, hatta trilyonlarca dolarını Trump’a peşkeş çekmişlerdir. Ama yine de Amerika, onların ülkelerini savaş yangınına çevirmiştir. Dahası Trump, kendi çıkarlarını gerçekleştirmek için onları kendisiyle birlikte savaşa girmeye zorlamaktadır.
Aynı şekilde, on yıllardır Amerika’nın yörüngesinde dönen, Afganistan ve Irak’ın işgalinde ABD ile koordinasyon kuran İran’ın durumu da ortadadır. Eski İran cumhurbaşkanlarından biri; “İran olmasaydı Amerika bu iki ülkeyi işgal edemezdi” diye itirafta bulunmuş olmasına rağmen, Amerika, İran’ın bu iyiliğini tanımamış, ona savaş ilan etmiş, hatta bizzat Dini Lideri’ne suikast düzenlemiştir ve rejimini de devirmeye çalışmaktadır.
Müslüman beldelerinde yaşananlar, şu iki mesele üzerinde durmamızı gerektirmektedir:
Birinci mesele: Sömürgeci kâfir Batı’nın eziyetinden sakınmak veya rızasını kazanmak için ona yaltaklanma çağrılarının tamamı, olayların da kanıtladığı gibi sonu yıkım ve hüsranla biten siyasi intihardan başka bir şey değildir. Üstelik bu, haramdır; Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in metoduna ve Raşit Halifelerin izlediği yola aykırıdır. Dünya ve ahirette Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın gazabına davetiye çıkarır. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur: ﴿يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا تَتَّخِذُوا عَدُوِّي وَعَدُوَّكُمْ أَوْلِيَاء تُلْقُونَ إِلَيْهِم بِالْمَوَدَّةِ وَقَدْ كَفَرُوا بِمَا جَاءَكُم مِّنَ الْحَقِّ﴾ “Ey İman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. Siz onlara sevgi gösteriyorsunuz. Hâlbuki onlar size gelen hakkı inkâr ettiler.” [Mümtehine 1]
İkinci mesele: Müslümanlar, sömürgeci kafir Batı ve ajanlarının, Müslüman halkların otoritelerini kafir Batıdan geri almaya güç yetiremeyecekleri yönündeki yalan çağrılarına asla aldanmamalıdır. Batı’nın sahip olduğu kapasite sadece göz boyamadan ibarettir, gözle görülenin ötesine geçemez. İşte, tüm dünyanın, dünyanın en güçlü askeri gücü olarak propagandasını yaptığı Amerikan ordusu, İran savaşının da tıpkı Venezuela’da olduğu gibi bir gezinti olacağına dair dünyayı inandırmaya çalıştığı yanılsamasını gerçekleştirmekten aciz kalmıştır. Nitekim savaş uzamış, karmaşıklaşmış, Trump ve efendileri köşeye sıkışmıştır. Bunun üzerine İran’ın askeri kapasitesini yok etme konusundaki başarıları hakkında birbiri ardına yalanlar savurmaya başlamışlardır. Ama aslında içine düştükleri bu açmazdan bir çıkış yolu aramaktadırlar.
Bu nedenle bu mübarek vesileyle İslam ümmetini; düşmanlarına inat bayram sevincini diri tutmaya, bu yıl bu bayramı zafer ve temkin için bir umut durağı kılmaya davet ediyoruz. Ayrıca Hilafet’in bizzat Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in rehberlik ettiği, Sahabe-i Kiram’ın tatbik ettiği ve İslam Ümmeti’nin de tarih boyunca izzetini teminat altına aldığı yegâne siyasal sistem olduğunu hatırlamaya çağırıyoruz. Ümmetin bu nizamın gölgesi dışında bir izzeti asla olmamıştır. Dolayısıyla Ümmet, onu yeniden kurmak için derhal çalışmalara dâhil olmalı ve bunu ölüm-kalım meselesi haline getirmelidir.
Hiç şüphesiz Hizb-ut Tahrir gençleri, bu büyük farzı yeniden ikame etmek için İslami kültür ve siyasi farkındalık gibi her türlü hazırlığı yapmışlardır. Onlar sizin aranızda ve sizinle beraberdirler; Allah’ın bizi ve sizi zafere ve iktidara ulaştırması umuduyla ellerini size uzatmaktadırlar. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, bize Huzeyfe’nin rivayet ettiği bir hadiste, bu ceberut saltanattan sonra bu büyük farzın gerçekleşeceğinin müjdesini vermiştir. Zira Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: «ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ، ثُمَّ سَكَتَ»“Sonra Nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır.”
Bayramınız mübarek olsun
Ve’s Selamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakâtuh
19 Mart 2026 Perşembe gecesi, H. 1447 yılı Şevval ayının birinci günüdür.
Mühendis Selâhaddin Addade
حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir
Merkezî Medya Ofisi Müdürü
Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasına dair giderek artan söylemler, sıradan, geçici bir ekonomik haber olmaktan öte, enerji üzerindeki uluslararası çatışmanın gerçek yüzünü ortaya koymaktadır ve İslam beldelerindeki rejimlerin bu mücadeledeki konumunu gözler önüne sermektedir. Dünyanın en büyük deniz geçiş yollarına ve en devasa enerji rezervlerine sahip olan bu Ümmetin karar ve egemenlik sahibi olması gerekirken; servetleri ve stratejik geçitleri büyük güçlerin elinde birer oyuncağa, uşak rejimler de Batı’nın ve özellikle Amerika’nın çıkarlarına hizmet eden birer bekçiye dönüşmüşlerdir.
Dünya petrol ticaretinin yaklaşık beşte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı, küresel enerjinin ana damarıdır. Bölgedeki gerilimin tırmanması ve seyrüseferin tehdit altına girmesiyle birlikte Amerika, hem kendi hem de müttefiklerinin pazarlarına petrol akışını garanti altına almak için derhal alternatif rotalar arayışına koyulmuştur. İşte tam bu noktada, Amerika’nın bölgedeki çıkarlarının sadık bekçiliğini yapan Suud Hanedanı ve Mısır rejimi için daha önce biçilen rol hemen devreye girmiştir.
Suud yöneticileri, Arap Yarımadası’nın doğusundan batısına petrol taşıyan boru hatlarını tam kapasite çalıştırarak petrolün Kızıldeniz’deki Yanbu limanına, buradan da tankerlere yüklenen petrolün, Süveyş Kanalı veya “SUMED” olarak bilinen Mısır boru hattı üzerinden Akdeniz’e, oradan da Avrupa ve Amerika’ya ulaşmasını sağlamışlardır.
Bu operasyon, petrol ihracatını güvence altına almayı amaçlayan salt teknik bir prosedür değildir; aksine gerçekte tamamen Batı’ya hizmet etmek için kurgulanmış siyasi bir sistemin parçasıdır. Aslında İslam ümmetine ait olan Yarımada’daki petrol serveti; bugün küresel kapitalist hegemonyayı perçinlemek için kullanılmakta, Müslüman topraklarını işgal eden, Yahudi varlığını destekleyen ve ümmete her yerde savaş açan devletlerin enerji ihtiyacını karşılamak için seferber edilmektedir.
Dünyanın en önemli deniz koridorlarından birini kontrol eden Mısır rejimi ise, Süveyş Kanalı ve SUMED boru hattını Batı’nın kriz anlarında güvendiği bir güvenlik ağının parçası haline getirmiştir. Bu geçitler, Ümmetin düşmanları üzerinde baskı kuracağı birer güç aracı olması gerekirken; Ümmetin evlatlarını katleden, servetlerini yağmalayan ve onları köleleştiren haçlı Batı’nın ekonomilerini ve ordularını beslemek üzere Müslümanların servetlerinin geçtiği güvenli köprüler haline gelmişlerdir.
Mısır yöneticileri için mesele bununla da sınırlı kalmamış, Mısır’ın bölgedeki askeri rolünü Batı’nın çizdiği düzenlemelere hizmet edecek şekilde yeniden şekillendirme çabası içerisine girmişlerdir. Bu bağlamda Kahire, son zamanlarda bölgede yaşanan askeri gerilim ışığında Arap Ortak Savunma Anlaşması’nın etkinleştirilmesi ve Arap Ortak Gücü kurulması çağrısında bulunmuştur. Sözde Arap ulusal güvenliğini koruma sloganı altında öne sürülen bu çağrı, gerçekte bölge ordularını Batı’nın stratejisine hizmet eden bölgesel güvenlik düzenlemelerinin içine çekme eğilimini yansıtmaktadır.
Filistin’i işgal eden, topraklarını gasp eden ve halkını katleden gerçek düşmana yönelmesi gereken bu orduların, mevcut rejimleri koruyan, enerji hatlarını ve Batı’nın çıkarlarını teminat altına alan bölgesel bir polis gücüne dönüştürülmesi hedeflenmektedir. Böylece bu askeri işbirliği sloganları; Filistin’i kurtarmak veya Batı hegemonyasını kırmak için değil, bölgesel çatışmaları Batılı güçlerin istediği şekilde yönetmek ve Müslümanların ordularını uluslararası düzeni koruyan güvenlik ağının bir parçası haline getirmek için dillendirilip gündeme getirilmektedir.
İşte tam burada, samimi bir siyasi liderliğin yokluğu sebebiyle Ümmetin ne kadar derin bir uçuruma sürüklendiği ayan beyan görülmektedir. Eğer bugün Mısır, İslami fetihler zamanındaki gibi olsaydı ve Kinane topraklarında Amr bin As gibi bir adam bulunsaydı; Mısır’ın coğrafi konumu düşmanları krizden kurtaran güvenli bir kapı değil, onların boğazını sıkan stratejik bir silah haline gelirdi!
Ancak acı gerçek şudur ki; bu stratejik mevkiler bugün bir Risâlet sahibi ümmet zihniyetiyle değil, uşaklık zihniyetiyle yönetilmektedir. Kuşatma altındaki Gazze halkına sınırlarını tamamen kapatan Mısır rejimi, koridorlarını Ümmetin düşmanı ve işgalin destekçisi olan Batı ekonomisini besleyen petrol tankerlerine ardına kadar açmaktadır. Suudi hanedanlığı rejimi de, savaşlarda ve krizlerde bitap düşen ümmetin hizmetine sunmak yerine Arap Yarımadası’nın servetlerini Batı pazarlarının hizmetine sunmaktadır.
Ey Kinane halkı! Ülkeniz sıradan bir ülke değildir; bölgenin kalbi ve dünyanın en önemli deniz geçitlerinden birinin anahtarıdır. İmkânlarınızın düşmanlarınıza peşkeş çekildiği bu zillet dolu gerçeklik, sadece ümmetin, İslam’ın bir hayat sistemi olarak uygulanmasıyla, İslam’ın hükümlerini uygulayacak ve Müslümanları tek bir sancak altında toplayacak bir Devlet kurulmasıyla ancak izzetine kavuşacağını idrak etmesiyle değişecektir.
Ey Kinane askerleri! Sizler, adı İslam tarihiyle ve fetihleriyle anılan büyük bir ordunun evlatlarısınız. Bu Ümmetin ne adam ne de imkân eksikliği olmadığını çok iyi biliyorsunuz. Bu ümmet, sadece bu gücü doğru yöne sevk edecek siyasi karar yoksunudur. Gücünüzü, sömürgecinin çizdiği sınırların bekçisi veya onun ülkenizdeki çıkarlarını koruyan bir maşası yapmak yerine Ümmetin kalkanı ve onu savunan bir kılıç yapmanız elde edeceğiniz en büyük şereftir. Ümmet; tarihi boyunca olduğu gibi Mısır’ın yeniden İslam’ın kalesi ve devletinin rükünlerinden biri olacağı, Ümmetin siyasi iradesinin geri alınacağı ve İslam’ın hayata, devlete ve topluma liderlik etmek üzere geri döneceği o günü dört gözle beklemektedir.
Ey Kinane askerleri! Sizler, her zaman ümmetin kalkanı ve elindeki silahı oldunuz ve olmaya da devam ediyorsunuz. Hadi hürriyetinizi geri alın, ümmetinizin yanına geçin! Sizi tutsak eden liderlerin zincirlerini kırın, rütbelerini, maaşlarını, makamlarını elinizin tersiyle itin. Sizi genişliği gökler ve yer kadar olan bir cennete götürecek olan kimsenin elini tutun. Zira cennet, sizin için daha faydalı ve Allah katında daha kalıcıdır. Gelin, onlarla birlikte ümmetinizin derdiyle dertlenin ve İslam’ın ve İslam devleti Raşidi Hilafet’in gölgesinde, ümmetin kaybettiği otoritesini geri alın.
وَلَيَنصُرَنَّ اللهُ مَنْ يَنصُرُهُ إِنَّ اللهَ لَقَوِيٌّ عَزِيزٌ“Şüphesiz ki Allah, kendi dinine yardım edene mutlaka yardım eder. Şüphesiz ki Allah, çok kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.” [Hac 40]